Türkiye’nin Normalleri: Ayrımcılık

Tarih:

Yazar:

Okuma Süresi:

3 dakika

Antropoloji dersinde ilk oturumda hoca şundan bahsetmişti: Antropolojik çalışmalar için araştırmacı kendisine dahil olmayan kültürleri seçer, çünkü içerisinde yaşadığımız kültürün inceliklerini genellikle fark edemeyiz.

Ayrımcılık her zaman bu kadar bariz değildir.

Ayrımcılığın fark edilmesi bile büyük uğraş gerektirebiliyor. Özellikle baskın kimliğe mensupsanız ayrımcılığa maruz kalan bireyleri anlamanız zorlaşıyor, ancak kimliğiniz baskınlığını yitiriyorsa (Türkiye’de seküler olmak gibi) ötekileri anlamak o kadar da zor olmayabiliyor.

Antropoloji hocamın söylediği gibi, bir adım geriden topluma bakabilmeyi deneyeceğim ve Türkiye’de normal olduğu düşünülen, ancak hiç de normal olmayan olgular hakkında bir şeyler yazmak için Alevilere yapılan ayrımcılık üzerine bir derleme yaparak başlayacağım.

Hem Tunceliliyim hem adım Mahir hâkim-savcı olmak benim neyime!

2010 yılında Radikal gazetesinde çıkan bu haber Türkiye’de Alevi olmayı özetler nitelikte olduğu için aklımdan hiç çıkmadı, bu konuda ne zaman bir şeyler okusam aklıma ilk gelen şey bu oldu. Defalarca hakimlik sınavına giren Mahir Demir mahkeme kararıyla yeniden girdiği sözlü sınavda anlamsız sorularla elendiğini söylüyor:

“Çevremde sürekli ‘Tuncelilisin adın Mahir, seni hâkim ve savcı yapmazlar’ diyorlardı. İnanmak istemedim. Fakat gelinen noktada çevremdeki insanlar haklı çıktı”

Selçuk İnan

2012 yılına geliyoruz. Selçuk İnan’ın en formda günlerini yaşarken Abdullah Avcı tarafından Milli Takımda oynatılmaması tepki çekti. Her ne kadar sistemsel olarak adlandırsa da, başta sosyal medya olmak üzere bir çok yerde Selçuk İnan’ın Arap Alevi (Nusayri) olması yüzünden kadroda kendisine yer bulamadığı dillendirilmeye başlandı. Habertürk yazarı Fatih Altaylı her ne kadar bu konuya inanmak istemediğini söylese de, duyumları köşesine taşımıştı, ancak burada önemli olan duyumların doğruluğu değil olasılık olarak kabul edilmesi. Başta eşi olmak üzere Baas Partisi¹’nin çoğu Sünni iken kendisini mezhepçilikle suçlayan Esad karşıtları, sırf Esad ile aynı inanışa sahip diye bir futbolcunun dışlanmasının olağan görüldüğü sistemden rahatsız olmamaktaydı.

Sizin inancınızı binlerce kişi aynı anda hiç yuhaladı mı?

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi olmasını meydanlarda haykırarak yuhalatan siyasi liderlerin bunu oya tahvil edebilmesi, hatta bunu oy toplamak için yapması sorunun belirli bir kesimin değil, toplumsal bir algı olduğunu gösteriyordu.

Malum, Türkiye’deki bütün okulların İmam Hatip Meslek Okullarına² evrilmesi bilinmeyen bir durum değil. Okuduğu ortaokul ve liselerin imam hatipe dönüştürülmesi sonrası okulsuz kalan çocuklar, bu çocukları eş dost yardımıyla özel okullara gönderilmek zorunda bırakılan vatandaşlar kendisini sisteme ne kadar yabancılaşmış hissetti, ya da bu durumu bekliyorlar mıydı? Türkiye özelinde sorunun cevabı sanırım bellidir.

Ergenekon ve Balyoz davalarındaki ithamları kaldıramayıp intihar eden subayların önemli bir kısmının, Gezi olaylarında ölenlerin neredeyse hepsinin cenazesi Cemevi’nden kalktı, tesadüf (!) mü yoksa sosyo-ekonomik gerçekler mi burada rol oynadı ıspatlamak bu yazının seviyesini aşıyor.

Cemevleri’nin ibadethane olup olmadığını Sünni inancın teolojik tekeli olma iddiasındaki Diyanet’e soran ve olumsuz yanıt alınca “bakın, değilmiş” diyenler, Hristiyan ülkelerde camilerin ibadethane statüsüne papazlar karar verse ne derlerdi merak etmeden duramıyorum. Sistemli ayrımcılığa dur demeden, hatta “bunlar, onlar, şunlar” söylemlerinin oy arttırmak için en geçerli yol olması gerçeği değişmeden hiçbirimizin masum olmadığı ayan beyan ortada.

Örnekleri sıralamaya devam etmemize gerek yok, yapılan ayrımcılığın münferit değil sistemsel olduğunu, hatta ayrımcı politikaların oy getirdiği bir gerçek. Kişisel bir anekdotla ayrımcılığın boyutunu ve ne kadar normalleştirildiğini gösterip bitirmek en iyisi: Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları kapsamında Harp Okulu’ndan atılan ve beraber atıldığı herkesin ya Alevi, ya da sosyal demokrat aileden geldiğini belirten birinin bana söylediği gibi:

Beni neden attıklarına şaşırmıyorum, beni nasıl askeri liseye kabul ettiler zamanında? Aklım hala orada…


  1. Baasçılık nedir nasıl eşsiz bir zulüme imza atmıştır anlayacak kapasitesi olmayanların Suriye’deki rejimi mezhep üzerinden okuması Türkiye’deki entelektüel ortamın kalitesini gösterir nitelikte.
  2. Yazının yazıldığı tarihte 1.300.000’e yakın öğrenci İmam ve Hatip Meslek Okullarında okuyordu. Bu kadar öğrencinin Mobilya Meslek Okullarında okuduğunu söylesek şaşırtıcı kabul edilebilirdi, ancak bu durum bize normal geliyor.

İlk Yayın Tarihi: 10 Nisan 2017

E-Posta Bülteni

Yeni Çıkan Yazılara İlk Sen Ulaş!

.